Bir mimarlık veya iç mimarlık öğrencisinin mezun olmadan önce bir fabrikada, bir atölyede ve gerçek bir şantiyede zaman geçirmesi gerektiğine inanıyorum.
Çünkü tasarımın gerçek dünyadaki karşılığını yalnızca ekranda öğrenmek mümkün değil.
Bunu söylemek kolay.
Biz ise yıllar önce gerçekten yapmayı denedik.
Öğrencileri fabrikaya soktuk.
Ustalarla buluşturduk.
Tasarladıkları ürünleri üretim süreçlerinin içine aldık.
Ve bu deneyimi yalnızca Arcora'nın içinde kalacak bir proje olarak değil, Türkiye'deki mimarlık ve iç mimarlık eğitimine katkı sağlayabilecek açık bir eğitim modeli olarak tasarladık.
Adını da Arcora Garage Academy koyduk.
Bugün dönüp baktığımda hâlâ aynı şeyi düşünüyorum:
Fikir doğruydu. Model doğruydu. Ama bu mücadeleyi tek başımıza sürdürmek mümkün değildi.
Mimarlık ve iç mimarlık eğitiminde tasarım öğretiliyor.
Konsept öğretiliyor.
Mekân, oran, ışık, malzeme ve estetik öğretiliyor.
Ancak öğrencinin tasarladığı şeyin fabrikada nasıl üretildiğini görmesi, çoğu zaman eğitim sürecinin dışında kalıyor.
Oysa gerçek hayat biraz farklı.
Ekranda 90 derece olan duvar, şantiyede 87 derece olabilir.
Çizimde kusursuz görünen bir mobilya, CNC tezgâhına geldiğinde üretilemeyebilir.
Masif ahşap çalışabilir.
Kaplama yönü değişebilir.
Bir birleşim detayı montaj sırasında problem çıkarabilir.
Bir mobilyanın arkasındaki metal karkas, tasarımın kendisi kadar önemli olabilir.
İşte biz öğrencilerin bu gerçeklerle mezun olduktan sonra değil, mezun olmadan önce karşılaşmasını istedik.
Arcora Garage Academy'nin amacı öğrencilere fabrikayı gezdirmek değildi.
Asıl amacımız, öğrenciyi üretim sürecinin bir parçası haline getirmekti.
5.000 m²'lik entegre üretim tesisimizde;
ahşap işleme,
CNC,
pres,
metal işleme,
cila
ve montaj süreçlerini doğrudan deneyimlemelerini hedefledik.
Bir mobilyanın yalnızca nasıl göründüğünü değil, nasıl üretildiğini öğrenmelerini istedik.
Çünkü bir parçanın CNC'den çıkışını görmek başka bir şeydir.
Presin başında malzemenin davranışını görmek başka.
Ciladan çıkan yüzeydeki problemi görmek başka.
Ve tasarladığınız bir ürünün montaj ekibinin elinde gerçekten yerine oturduğunu görmek bambaşka bir deneyimdir.
Biz buna teorinin üretimle buluşması diyorduk.
Bir noktadan sonra şunu düşündük:
Bu deneyim neden yalnızca Arcora'nın imkânlarıyla sınırlı kalsın?
Neden başka üniversiteler de kullanamasın?
Neden başka öğrenciler de faydalanamasın?
Neden bu model Türkiye'nin farklı şehirlerinde uygulanamasın?
Bu nedenle projeyi daha büyük bir eğitim modeline dönüştürmeye başladık.
Dersleri ve üretim süreçlerini video olarak kayıt altına aldık.
Sistemi dijital bir yapıya taşımaya çalıştık.
Ve en önemlisi, open-source bir eğitim mantığıyla paylaşmayı düşündük.
Yani:
“Bu bizim eğitim içeriğimiz, yalnızca Arcora kullansın” demedik.
Tam tersine:
“Biz hazırlayalım, herkes kullansın.”
dedik.
Bunun karşılığında bir lisans ücreti istemedik.
Bir ticari model kurmaya çalışmadık.
Bu projeden doğrudan maddi bir kazanç elde etmeyi hedeflemedik.
Çünkü bunun bir şirket projesinden çok, sektörün geleceğine yapılmış bir yatırım olduğuna inanıyorduk.
Arcora Garage Academy yalnızca bir şirket içi fikir olarak kalmadı.
Modeli akademik bir çalışma haline getirdik.
Üniversite-sanayi iş birliği, uygulamalı eğitim ve üretim deneyiminin mimarlık eğitimindeki yeri üzerine oluşturduğumuz modeli akademik bir makale haline getirdik.
Ve bu çalışmayı Norveç'in Oslo kentinde sunduk.
Orada model ilgi gördü.
Yani mesele yalnızca bizim şirket içinde doğru olduğuna inandığımız bir fikir değildi.
Farklı bir eğitim ve üretim kültürünün içinde de karşılık bulabilen bir modeldi.
Bu bizim için önemliydi.
Çünkü şunu gösteriyordu:
Sorun fikrin yanlış olması değildi.
Asıl zor bölüm burada başladı.
Modeli üniversitelerle, mimarlık ve iç mimarlık alanındaki meslek kuruluşlarıyla, derneklerle, STK'larla ve potansiyel sponsorlarla paylaşmaya başladık.
Birçok kişi projeyi beğendi.
Fikrin değerli olduğunu söyledi.
Eğitim açısından önemli olduğunu düşündü.
Hatta desteklemek istediğini ifade edenler de oldu.
Ama iş, gerçekten sorumluluk almaya geldiğinde tablo değişti.
Projeyi sürdürülebilir hale getirecek maddi ve manevi kurumsal desteği oluşturamadık.
Üniversitelerin desteği sınırlı kaldı.
Meslek odaları ve sektörel kuruluşlar projeyi değerli bulmalarına rağmen yeterince sahiplenemedi.
Potansiyel sponsorlarla yaptığımız görüşmelerde ise farklı çekincelerle karşılaştık.
Çünkü ortada klasik anlamda bir ticari ürün yoktu.
Bir sponsorun logosunu koyup karşılığında doğrudan ticari fayda sağlayacağı bir proje değildi.
Bir şirketin para verip kendi markasını öne çıkaracağı geleneksel bir sponsorluk modeli de değildi.
Biz aslında daha basit bir şey istiyorduk:
Bu eğitim modelinin yaşamasına yardım edin.
Bugün geriye dönüp baktığımda en büyük sorunun burada olduğunu düşünüyorum.
Arcora'nın fabrikası vardı.
Üretim altyapısı vardı.
Ustaları vardı.
Mühendisleri vardı.
Bilgisi vardı.
İstek vardı.
Hatta içerikleri oluşturacak ve bunları paylaşacak bir sistem bile kurmuştuk.
Ama böyle bir modelin uzun vadede yaşaması için yalnızca bir şirketin fedakârlığı yeterli değildi.
Üniversitelerin,
sektör kuruluşlarının,
meslek odalarının,
STK'ların,
kamu kurumlarının
ve sponsorların birlikte sorumluluk alması gerekiyordu.
Biz ise uzun süre bu mücadeleyi büyük ölçüde kendi imkânlarımızla yürüttük.
Bir noktadan sonra kendimizi biraz Don Kişot gibi hissetmeye başladık.
İnandığımız bir şeyin peşinden gidiyorduk.
Ama karşımızda yalnızca yel değirmenleri değil, kurumsal alışkanlıklar, bütçe sorunları, öncelikler ve “çok güzel fikir ama…” cümlesi vardı.
Ve sonunda Arcora Garage Academy'yi devam ettiremedik.
Vazgeçmek istediğimiz için değil.
Tek başımıza sürdürülebilir hale getiremediğimiz için.
Bugün yapay zekâ tasarım dünyasını kökten değiştiriyor.
Birkaç saniye içinde bir mekân tasarlayabiliyor.
Alternatifler üretebiliyor.
Malzeme ve form kombinasyonları önerebiliyor.
Fotogerçekçi görüntüler oluşturabiliyor.
Tasarım sürecini inanılmaz bir hızla dönüştürüyor.
Bunların hiçbirine karşı değiliz.
Tam tersine, tasarımcının bu teknolojileri kullanması gerektiğine inanıyoruz.
Ama tam da bu nedenle üretim bilgisine daha fazla ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
Çünkü yapay zekâ tasarım üretimini kolaylaştırdıkça, tasarımın gerçek dünyada uygulanabilir olması daha değerli hale geliyor.
Bir algoritma size çok güzel bir mobilya gösterebilir.
Ama o mobilyanın hangi malzemeden üretileceğini, hangi birleşim detayının kullanılacağını, nasıl paketleneceğini, nasıl taşınacağını ve şantiyede nasıl monte edileceğini hâlâ gerçek dünyanın kuralları belirliyor.
CAD'de duvar 90 derece olabilir.
Şantiyede olmayabilir.
Renderda masif ahşap kusursuz görünebilir.
Gerçekte çalışabilir.
Bir tasarım ekranda mükemmel olabilir.
Ama üretilemeyebilir.
İyi tasarım yalnızca güzel görünen değil, hayata geçirilebilen tasarımdır.
Bence geleceğin mimarı ve iç mimarı iki dünyayı aynı anda bilmeli.
Dijital dünyayı.
Ve fiziksel dünyayı.
Yapay zekâyı kullanmalı.
Ama malzemeyi de tanımalı.
Parametrik tasarımı bilmeli.
Ama üretim toleranslarını da anlamalı.
Render almalı.
Ama şantiyeye de gitmeli.
Bilgisayarın başında tasarım yapmalı.
Ama gerektiğinde ustanın yanında durup “Bu detay gerçekten olur mu?” diye sormalı.
Çünkü tasarımın geleceği teknoloji ile zanaatın birbirinin alternatifi olduğu bir gelecek değil.
Birlikte çalıştıkları bir gelecek.
Bugün aynı projeyi yeniden tasarlasaydık, muhtemelen çok daha farklı imkânlara sahip olurduk.
Yapay zekâdan yararlanırdık.
Dijital eğitim platformlarını kullanırdık.
Video içerikleri çok daha gelişmiş hale getirirdik.
Üretim süreçlerini dijital olarak dokümante ederdik.
Ve yine aynı şeyi yapardık:
Bilgiyi mümkün olduğunca açık paylaşırdık.
Çünkü biz hâlâ şu düşüncedeyiz:
Bir öğrencinin fabrikaya girmesi yalnızca o öğrencinin meselesi değildir.
Daha iyi yetişmiş bir tasarımcı;
daha doğru projeler,
daha az revizyon,
daha az fire,
daha az zaman kaybı,
daha az şantiye problemi
ve daha kaliteli bir yapı üretir.
Bunun kazananı yalnızca öğrenci veya üretici olmaz.
Bütün sektör kazanır.
Arcora Garage Academy bugün aktif değil.
Ama fikir ölmedi.
Çünkü aradan geçen yıllar bize şunu gösterdi:
İhtiyaç ortadan kalkmadı. Tam tersine büyüdü.
Yapay zekâ çağında öğrencilerin üretimden uzaklaşması değil, üretimi daha iyi anlaması gerekiyor.
Akademi ile fabrika arasındaki duvarların daha fazla incelmesi gerekiyor.
Üniversite ile sanayi arasındaki iş birliğinin yalnızca toplantılardan ve protokollerden ibaret kalmaması gerekiyor.
Ve iyi fikirlerin yalnızca “çok güzel proje” denilerek alkışlanması değil, gerçekten sahiplenilmesi gerekiyor.
Biz Arcora olarak kendi üzerimize düşeni bir kez yaptık.
Bugün hâlâ aynı inanca sahibiz.
Eğer bir gün üniversiteler, sektör kuruluşları, meslek odaları, STK'lar, kamu kurumları ve özel sektör gerçekten aynı masanın etrafında buluşabilirse, bu model yeniden hayata geçirilebilir.
Üstelik bu kez yalnızca Arcora'nın değil, Türkiye'deki bütün mimarlık ve iç mimarlık öğrencilerinin yararlanabileceği bir yapıya dönüşebilir.
Çünkü mesele Arcora Garage Academy değil.
Mesele, geleceğin tasarımcılarını gerçek dünyanın üretim bilgisiyle buluşturabilmek.
Ve belki de bugün yapay zekâ çağında kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:
Bir mimar veya iç mimar, mezun olmadan önce hiç fabrika tozu yutmadan gerçekten üretimi tasarlamayı öğrenebilir mi?
Biz bir zamanlar bu sorunun cevabını değiştirmeye çalıştık.
Belki şimdi sıra bunu birlikte yapacak olanlarda.
Çünkü tasarımın geleceği yalnızca ekranda değil; insanın, malzemenin, mühendisliğin, zanaatin ve teknolojinin buluştuğu yerde şekillenecek.
Sabit mobilya, Hareketli mobilya, Özel imalat mobilya, Özel imalat ahşap işleri, Otel mobilyası, Horeca mobilyası, Tasarım mobilya, Mutfak dolabı, Banyo dolabı, Villa, Konut mobilyası, Ff&E, Custom made furniture, Proje Bazlı özel imalat mobilya, Hastane mobilyası, Endüstriyel mobilya üretimi, Ankara mobilya üretim, Mobilya fabrikası, Ofis mobilyaları.